BİZ TÜRK ORDUSUYUZ, SENİ BEKLİYORUZ.


Reklamı atlayıp Hemen sayfayı açmak için, biraz bekleyin ve REKLAMI GEÇ e tıklayın.


Açılan Sayfa İçeriğini Aşağıda Okuyabilirsiniz!




16 Temmuz 2014 Çarşamba

Kan Grubum B imiş

Terörün yoğun olduğu dönemlerdi. Güneydoğu’da bir askeri hastane de görevliydim. Asker olmama rağmen, görevim savaşmak değil, can kurtarmaktı. Operasyon ve çatışmalardan yaralı gelen askerlerimize, gerekli ve en doğru müdahaleleri yapmaya çalışıyor, daha sonra bir üst hastaneye yani GATA’ya yönlendiriyordum. Bir gece nöbetçiydim. Bulunduğum odada ki camın buğusundan, dışarının oldukça soğuk olduğu anlaşılıyordu. Soğuğu biraz olsun hissetmek için odadan dışarıya doğru yöneldim. Kapıdan çıkar çıkmaz, buz gibi hava yüzüme vuruyor ve dağların soğuğunu hissettiriyordu. İçimden “Burası böyle soğuk ise kim bilir dağlar nasıldır?” diye düşünüyordum. Bir an etrafta soğuktan başka, farklı puslu bir hava olduğunu fark ettim. Gece sanki bela kokuyordu ve ben bunu içimde hissedebiliyordum. İçim ürperdi. “Kurt puslu havayı sever”diye bir söz vardır. Bana göre de tam öyle bir havaydı. Nöbeti diğer doktor arkadaşıma devretmek üzere içeri girdim. Devir teslimin ardından odama gidince, yorgunluktan yatar yatmaz uyumuşum. Aniden, telefonun acı acı çalan sesi ile uyandım. Santral, — Komutanım, mayın vakası geliyormuş. 40 dakika mesafede, kan grubu da A Rh (+) pozitifmiş dedi. Hemen dışarıya baktım. Gün ağarmak üzereydi. — Hemen ameliyat ekibine haber verin. — Bana aynı kan grubuna sahip kan verebilecek en az 10 kişi bulun. — Ayrıca yaralıyı getiren ekiple bağlantı kurarsanız beni mutlaka konuşturun dedim. Yaklaşık 20 dakika içinde; ekip ameliyathanede, kan verecekler kan bankası önünde toplanmıştı. Bir ekipte yaralıyı karşılamak üzere helikopter pisti etrafında hazırdı. O kalabalığın içinde bir an, ağlayan gözü yaşlı bir asker olduğunu fark ettim. Bir kenara çekilmiş kafası yerde ağlıyordu. — Evladım ne oldu, niye ağlıyorsun? diye sorarak yanına yaklaştım. — Komutanım kan grubum B imiş, ben A sanıyordum, benden kan almıyorlar dedi. Omzunu tuttum ve başını sıvazladım. — Elbet seninde görev zamanın gelir, şimdi hemen helikopter pistine koş ambulansın yanında beni bekle dedim. 35 dakika geçmişti. Helikopterin sesini duyduk ve o an kendisini de gördük. Hava halen buz gibi keskindi. Helikopter inişe geçtiğinde bir anonsla irkildik. — Nabız alamıyorum, nefes almıyor. O an soğuk sanki kalbimize işlemişti. Helikopter indi. Ekiple birbirimize baktık ve eğilerek helikoptere yanaştık. Helikopterin kapısı büyük bir gürültü ile açıldı. Yaralının sağ kolu sedyenin dışına doğru taşmıştı. Bir damla kanın bembeyaz karlar üzerine düştüğünü gördüm. Belki son damlaydı. Bir anlık olay sanki dakikalarca sürdü. Kan, karın üzerine düştüğünde sanki sıcaklığı ile karı eritmişti. — Kurtarabiliz diye haykırdı biri arkadan. — Haydi, haydi, haydi! diye bağırdım. Yaralıyı ambulansa bindirdik. Pupiller dilate değil (genişlememiş). Bu iyiye delaletti. Hemen resusitasyona yani kalp ve solunum masajına başladık. Acil binasından içeriye girdik. Ekip deneyimli, herkes ne yapması gerektiğini biliyor, kargaşa yok, bağrışma yok, ancak yüzlerde derin bir endişe var. Ortamda keskin bir barut kokusu hâkimdi. Hemen entübe edilerek, solunum yolu açıldı. Sürekli Defibrilasyon yani kalp masajı yapılıyor ve peş peşe hazırlanan kanlar yaralı askere veriliyordu. Birden kalp atımı düzensiz olsa da başladı, solunum yoktu ama biz destekliyorduk. Bu arada mayına basmış olduğu yaralı bacağından oluk gibi kan akıyordu. Vakit kaybetmeden ameliyathaneye aldık. Bir an bile tereddüt etmeden ampütasyon uygulayarak, parçalanan ayağı kestim. Zira yaşaması bacağından daha önemliydi. Bu arada parçalanan bacaktaki kanama durdurulmuş, takılan kan ve serumlar beklenen sonuçları vermişti. Kalp artık daha düzenli atıyordu. Ameliyatı sorunsuz bir şekilde bitirdik. Yaralıyı daha doğrusu, İSİMSİZ KAHRAMANI ameliyathaneden çıkarttık. Ortalık durulmuştu ama kimse hastaneden ayrılmak istemiyordu. Ertesi sabah hastaneye gelince ilk işim, yoğun bakıma gitmek ve onu ziyaret etmek oldu. Karşımda ki yatakta halsiz bir şekilde yatmakta olan, cam gibi parlayan bir çift şahin bakışlı göz, bana bakıyordu. Bu gözü bir gün önce, soluk ama inatçı bir şekilde yine görmüştüm. Bu kez gülümsüyordu. — Nasıl oldun? dedim. — Allaha şükür sayenizde iyiyim, patlamadan sonra sadece helikoptere alındığımı hatırlıyorum, sonrası yok. — Hemşire hanım helikopterden indikten sonrasını ve ameliyatta olanları anlattı. Elinize sağlık dedi. Gözlerim doldu. Doktorlar arasında, genellikle rutin ameliyatlardan sonra “Elinize sağlık”denirken, ampütasyonlardan sonra “Geçmiş olsun” denirdi. Bu KAHRAMAN için ampütasyon normal bir ameliyat gibi gelmişti. Sonra devam etti, — Şerefsizler… Dün iki tanesini almıştım (vurmuştum), şimdi ise onların kahpe tuzakları beni engelledi. — Birliğime ne zaman geri dönebilirim? dedi. Çok duygulanmıştım, nerdeyse ağlıyordum. Kopan bacağını unutmuş halen teröristleri ve geride bıraktığı arkadaşlarını düşünüyordu. Bu halimi ona belli etmemeye çalışarak, hiçbir şey söylemeden sadece sırtını sıvazladım. Birkaç gün sonra onu askeri ambulans uçakla Ankara GATA’ya yolladık. Bizler üzerimize düşeni görevi layıkıyla yapmaya çalışıyor ve bölgedeki görevimize devam ediyorduk. Aylar sonra başhekim beni yanına çağırdı. Kendisine bir faks gelmişti. — Faksı çoğalttım, bu da seninki dedi. Kahraman askerim, bizlere bir teşekkür mesajı yazarak, hastaneye fakslamıştı. Okudum, gözlerim dolmuştu. Utanmasam çocuklar gibi ağlardım. “Hangi milletin evladı bacağı kesildikten sonra minnet duygusunu kaybetmeyerek bu kadar vefakâr olabilir? Hangi milletin askeri kendisini bu denli vatanına adayabilir di? Bir kez daha, böyle yüce bir ulusa, böyle kahraman askerlere, MEHMETÇİĞE hizmet etmenin gururunu içimde hissettim. O faks halen evimin başköşesinde bir anı olarak durur.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder