BİZ TÜRK ORDUSUYUZ, SENİ BEKLİYORUZ.


Reklamı atlayıp Hemen sayfayı açmak için, biraz bekleyin ve REKLAMI GEÇ e tıklayın.


Açılan Sayfa İçeriğini Aşağıda Okuyabilirsiniz!




16 Temmuz 2014 Çarşamba

Babam Şehit mi oldu?

Ben o zamanlar, 16 yaşında lise ikinci sınıf öğrencisiydim. Babam, Bingöl'de ortak bir operasyona katılmak için görevlendirilmiş, Elazığ Jandarma Taburunun başında, tabur komutanı olarak, hatırladığım kadarıyla dört günlük bir operasyona gönderilmişti. Her görevinde olduğu gibi, ondan haber almak için akşam üzeri 16:30 sularında askeri bir araçla tabur binasına doğru hareket ettim. Taburda asker abilerimden çok az kişi görevli olarak kalmış, taburun tamamına yakını operasyona gitmişti. O gün hava bulanık, yağmurlu bir hava görünümündeydi. Akşam 19:00'a kadar taburda kaldım. Vakit geçmek bilmiyor operasyondan bir türlü haber gelmiyordu. Ama benim içimde tarifi anlatılmaz ve çok farklı bir sıkıntı vardı. Bu sıkıntıyı içimde taşıyarak 19:15 civarı eve döndüm. Akşam yemeğimi yeni yemiştim, birkaç dakika sonra karşı komşumuz ve oğlu bize oturmaya geldiler. Ardından birer birer, diğer rütbeli eşleri de, bizim eve gelmeye başladılar. Bu gayet normal bir şey idi, çünkü lojmandaki subay aileleri her zaman bir araya gelir dayanışma içinde sohbetlerini ederler ve birbirlerine destek olurlardı. Ben de yine öyle bir toplanma olduğunu düşünerek, içeride arkadaşım ile sohbet ediyordum. Gece 20:00-20:30 arası annemin bağırmasını duydum. “ Milyonda bir rastlanan, bir kas hastalığına yakalandığım için doğuştan yürüyemiyor ve tekerlekli sandalyemle bütünleşmiş bir halde yaşıyordum”. Birden, - Ne oldu? diye, arkadaşımı içeri odaya gönderdim. Dürüst olmak gerekirse, yaşlı ve hasta olan anneannemi kaybettiğimizi ve annemin onun haberini aldığını zannettim. Birkaç dakika geçmeden annem, - Mahmut öldü mü !, diyerek bir çığlık attı. Ben inanılmaz bir şok içinde idim. Çünkü, benim bildiğim babam yılların askeri, 20 yıllık subaykolay kolay ölemezdi. Ama kafamda ve yüreğimde fırtınalar kopuyordu. Annem odama gelerek, - Oğlum baban öldü dedi ve ağlayarak bana sarıldı. Ben hala, ölümü babama konduramıyor, bir türlü inanmak istemiyordum. Çünkü, her operasyonda sürekli telsizle bilgi alınır ve asker abilerim tarafından, bana da söylenirdi. Ben taburda bulunduğum esnada, bana operasyon bölgesi ile bağlantı kurulamadığını söylemişlerdi. Bende buna güvenerek annemi teselli etmeye çalışıyor, operasyon bölgesindenhaber alınamadığını tekrar tekrar anlatmaya çalışıyordum. Ama annem beni dinlemiyor, sürekli feryat figan ediyordu. O sırada kız kardeşimi, ikinci bölük komutanının eşi olan komşumuz yanına alarak evlerine götürdü, o zaman kız kardeşim henüz yedi yaşında idi. Daha sonra bana, babamın yaralandığını söylediler. Ben, - Neresinden yaralandı? diye sorduğumda, - Telsiz irtibatının koptuğunu ve bir daha kendisinden haber alınamadığını , ifade ettiler. O ara lojmandaki evimizde, inanılmaz bir telefon trafiği yaşanıyordu. Saat gece 23:00 olmuş, benim yakın muhafızım ve birkaç rütbeli subay bizim eve gelmişlerdi. Subaylar; - Babamın yaralandığını”, aşırı kar yağışı nedeni ile telsiz haberleşmesinin koptuğunu söylediler. Bütün gece dua ederek, Allah'tan babamın tekrar sağ salim evimize dönmesini diledim. Güneş doğmuştu, çok yorgun ve harap bir şekilde yatağıma uzanmış vaziyette, yakın muhafızım ile beraber sessizlik içinde odam da bir haber bekliyordum. Yakın muhafızım da, - Babamın ölemeyeceğini, bir avuç şerefsizin kahpe kurşununa hedef olamayacağını, bana tekrar tekrar söylüyordu. Sabah 9:30'da Babamın İl Jandarma Komutanlığında görevli olan, devresi bir binbaşı odama geldi. Karşıma oturarak hatırımı sordu. Ben de; - Sorunun çok gereksiz olduğunu ve kendimi çok kötü hissettiğimi, söyledim. Ve derin bir nefes alarak, binbaşıya şu soruyu sordum; - Babam şehit mi oldu?, binbaşı da; - Evet Ozancığım dedi. Ben de, - Vatan sağ olsun diyerek, karşılık verdim. Hiç konuşmadan, 15 dk. boyunca sürekli tavana baktım. O sırada, Kayseri'de oturan dedem ve amcam da, Elazığ'daki lojmanımıza gelmişti. Onlar, haberi çok önceden duymuşlardı. Dedem ve amcam boynuma sarılmışlardı. Saat 11:00 civarı evimize bir hoca gelerek, Kuran'dan ayetler okudu. 11:15'de Elazığ Askeri Hastanesine doğru hareket ettik, babamı son bir defa olsun görmek istedim. Morgda cansız yatıyordu. Ben, - Baba diye, bir çığlık attım. Sonra dışarı çıkarak, çok sevdiğim Tabur Karargah Astsubayına sarılarak hüngür hüngür ağladım. Tabur karargah personelinin hepsi, ağzında bir sigara, toplu olarak bir köşede oturmuşlardı. Dışarıda hepsi omzumu sıvazlıyor, ağızlarını bile açamadan sadece yüzüme bakıyorlardı. Çünkü, Komutanları Şehit düşmüştü. 11:30'da Alaya hareket ederek, babamın Elazığ'dan uğurlanma merasimine katıldım. Babam ve Maraş'lı olan askeri Ahmet NALÇACI, aynı operasyonda Şehit düşmüşlerdi. Önümde ay yıldızlı bayrağa sarılı iki tane tabut; birinde babam, diğerinde hayatının baharında vatan için canını veren bir abim yatıyordu. Merasim kıtası babamın askerlerinden seçilmişti. Hepsi beni çok yakından tanıdıkları ve sevdikleri için, sessizce bana bakıyorlardı. Ben de onlara donuk gözlerle karşılık veriyordum. Sonra yavaş yavaş yürüyerek, alayın dışına çıktık. Babamın ve askerinin bayrağa sarılı naaşını, iki ayrı araca koydular. Askerinin bayrağa sarılı naşını aynı araba ile, memleketi olan Kahramanmaraş'a gönderdiler. Biz de, başka bir konvoy ile Elazığ Havalimanına doğru hareket ettik. O sırada önümüzde yol almakta olan merasim kıtasının otobüsünün arka camı, bana bakan askerlerle doluydu. Camda boşluk göremezdiniz. Biz havaalanına giderken, karşı yönden bizim Tabura ait Land –Rover marka araçlar operasyondan dönüyorlardı. Ve ben içimde tarif edilemeyecek duygularla o araçların geçişini seyrediyordum. Havaalanında bizi bir C-130 askeri nakliye uçağı bekliyordu. Önce, babamın bayrağa sarılı naaşını uçağa aldılar. Ardından annem, kardeşlerim, dedem, amcam ve ben uçağa bindik. En küçük kardeşim henüz iki yaşında, diğeri de daha yedisindeydi. Annem aldığı ilaçların etkisi ile yarı aygın, yarı baygın bir vaziyette oturuyordu. Havalanmadan önce uçuş personeli yanımıza gelerek tek tek başsağlığı dilediler. Uçak 13:30'da Kayseri'ye doğru hareket etti. Babaannem, büyükbabam, halalarım ve diğer amcalarımı da bekledikleri, Kayseri Havaalanından alarak, Ankara'ya doğru havalandık. Saat 16:00 civarı, Ankara Etimesgut Askeri Havaalanına indik. Bizi burada merasim kıtası bekliyordu. Babamın naaşını yavaş adımlarla uçaktan indirdiler. Ardından ben ve ailem uçaktan indik. Teyzemin kocası, amcam gibi gördüğüm subay olan eniştem, havaalanına gelen erkek kardeşine sarılarak, - Mahmut abim öldü, diye bağırdı. Sonra biz, subay olan amcamın evine doğru hareket ettik. O geceyi amcamın evinde feryat figan bir şekilde geçirdik. Gecenin geç saatlerine kadar en küçüğünden en büyüğüne kadar gelen subay ve eş dostun sayısını hatırlayamıyorum bile. Ertesi gün öğle namazını müteakiben, babamı Cebeci Şehitliğine defnettik. İnanmayabilirsiniz ama babamın şehit olduğunu öğrendiğim andan itibaren, defin anına kadar ağlamadım. Çünkü benim inancıma göre şehidin arkasından ağlanmazdı. Babamın tabutuna sarılı bayrağını bana teslim eden Tümgeneral; - Aferin oğlum çelik gibi sinirlerin varmış, ilk defa senin kadar metin bir insanla karşılaştım. O günlerde üç ay boyunca amcamın yanında kaldık. Gidip gelen rütbeli subayın ardı arkası kesilmiyor, her gelen bir vaatte bulunuyor ve bir daha gelmiyordu. Daha sonraları bu durum sadece telefon aramalarıyla sınırlanmaya başladı. Verilen vaatler unutulmuş ne hakkımız olan lojman ayarlanmış, ne de öğretmen olan annemin Ankara'da bir okula tayini yapılmıştı. Ve özürlü olmamdan dolayı beni okula götürüp getirecek askeri servis vaadi yerine getirilmediği gibi lojman olarak da Elazığ'daki eski evimiz tavsiye edilmişti. “ Babamı kaybettiğim topraklara gidip oraya yerleşmem benden nasıl istenebilirdi”. Birkaç kere de yüksek rütbeli bazı kimseler ve eşleri, anneme bir takım Darülaceze tarzı yurtların adlarını vererek benim orada kalmamı tavsiye etmişler ve oğlunuza ancak onlar bakabilir diye akıl vermeye çalışmışlardı. Güya kendi dar kafalarınca bize iyilik edip, bizi birbirimizden ayırmaya çalışıyorlardı. Hatta annem bir gün dayanamayıp, gelen telefona; - Siz şimdiye kadar bize ne verdiniz ki, bir kocam vardı onu da elimden aldınız, şimdi de oğlumu mu elimden alacaksınız ?, ben çocuğumdan ayrılmam , diyerek sert bir şekilde çıkışmıştı. Yaşadığımız bu gibi tatsız olaylardan sonra içimde olan okuma şevki de kırılmıştı. Hatta kazanmış olduğum Gazi Üniversitesi İktisat Fakültesine bile gitmedim. Lise tahsilinden sonra yaklaşık yedi sene kendi odamda, kendime ait küçük bir dünya kurdum. Şu an kaybettiğim yedi senenin ve gidemediğim okulumun hesabını kimden soracağımı merak ediyorum?... Babamın şehit olması ve yaşadığımız bu gibi olaylardan sonra annem yaşıtlarına göre çok yıpranmış ve erken yaşlanmış, kardeşlerimse babamı benim anlattığım, babamla ilgili olaylar ve hatıralarda kalan fotoğraflardan tanımaya başlamıştı... Babamın şehit olmasının üzerinden dokuz sene geçti. Ve ben onu hala arıyor ve özlüyorum. “ Bunun yanı sıra, bir şehit çocuğu olmaktan büyük onur duyuyorum. Bir Atatürk milliyetçisi olarak; babamın Türk tarihine geçen aziz şehitlerimizden biri olması, bulunduğum her ortamda alnım ak, başım dik bir şekilde ve gururlu bir biçimde davranmamı sağlıyor ”. Ozan ŞAHİN (Şehit Jandarma Binbaşı Mahmut ŞAHİN'in oğlu. ) Kaynak: www.savasyucel.net

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder